Posted: by Mina Berksan in



DÜNYA HAYATINDAKİ ALDANIŞ

Posted: by Mina Berksan in

Yaşadığımız dünyada insan gözünü hangi yöne çevirse güzelliklerle karşılaşır. Gördüğü şeyleri büyük beğeniyle izler. Kusursuz tasarımdaki insan vücudu, milyonlarca çeşit bitki, tonlarca ağırlıktaki bulutların yer aldığı uçsuz bucaksız gökyüzü ve daha pek çok şey ruha zevk verecek estetik bir görünümle yaratılmıştır. Gördüğü şeyler dışında diğer duyularıyla algıladığı pek çok detay da insana zevk verir. Güzel bir koku, tat, ya da güzel ritimli bir müzik gibi.

Dalından sarkan bir meyve, güzel kokusu ve tadıyla herkesin hoşuna gider. Yine aynı şekilde bir çiçeğin farklı tonlardan oluşan renkleri, üzerindeki desen son derece zevk vericidir. Veya güzel bir insan yüzü herkes tarafından beğeni toplar. Ya da güzel bir ev, son model bir araba dünyada talep gören metalardır. İnsan, yaşamını sürdürürken bunlar gibi daha birçok şeyi beğenip, onları elde etmek ister. Fakat bütün bu sayılanlara bir süre geçtikten sonra dönüp baktığında büyük bir şaşkınlığa düşer. Çünkü bu güzellikler anlamlarını yitirmiş, hatta artık görmek bile istemediği bir hale dönüşmüştür.
Allah'ın Kuran'da bize bildirdiği gibi, dünya üzerindeki her güzellik geçicidir. Bu, "düşünen insanların" baktıkları her yerde görebilecekleri bir gerçektir. Buradaki resimler de söz konusu gerçeği açıkça yansıtmaktadır. Yeryüzündeki bir mekan ne kadar güzel olursa olsun, aradan birkaç on yıl hatta kimi zaman yalnızca bir mevsim geçtiğinde son derece tanınmaz hale gelebilir.


Örneğin, meyve dalından kopartıldıktan kısa bir süre sonra yavaş yavaş kararmaya başlar, sonra o güzel kokusunu kaybeder. Ardından da çürür ve kötü bir koku yaymaya başlar. İnsan canlı renkleri ve hoş kokusuyla kendisini cezbeden çiçekleri alıp evine getirir ve bir vazoya koyar; ancak aradan bir gün geçmeden çiçeklerin renkleri solar, canlılığı, diriliği kaybolur. 2-3 gün sonra ise tamamen kararmış ve çürümüştür. Dünyanın en güzel yüzüne sahip olduğunu düşündüğü insanı 60 yıl sonra görse onu tanımakta bile zorlanabilir. O güzel insan yaşlanmış, yüzü kırışıklıklar içinde kalmış, saçları bembeyaz olmuştur. Kısaca eski güzelliğinden eser kalmamıştır. Ev yıpranmış, arabanın modeli eskimiş, belirli kısımları ise çoktan paslanmaya yüz tutmuştur. Sonuç olarak dünyada insanın çevresinde gördüğü herşey kısa zamanda bir bozulma eğilimi gösterir.


Bu çoğu insana "doğal bir süreç" gibi gelir. Oysa burada çok derin bir anlam gizlidir. Etrafımızdaki herşey sürekli olarak bozulmaya, eskimeye, çürümeye doğru giderek, bize aslında çok önemli bir mesaj vermektedirler. Bu, dünyanın geçici ve aldatıcı bir hayal olduğu gerçeğidir.



Hepsinden önemlisi dünyadaki tüm hayvanlar, bitkiler, insanlar yani yeryüzündeki bütün canlılar ölümlüdür. İnsanın bu büyük gerçeğin önemini kavrayamamasının nedeni ölen insanların ve hayvanların yerine yenilerinin doğması, doğada her yıl yeni ürünlerin yetişmesidir. Bu gerçeği kavrayamayan insan, ölümlü şeylere hak ettiklerinden fazla değer verir, onlar için pek çok şeyi göze alır. İstediği şeylere "sahip olmak" tutkusu ile yaşar. Oysa herşeyin tek sahibi Allah'tır. O dilediği sürece canlılar var olur, dilediği anda da yok olur, ölürler.


Doğada herşey zamanla bozulmaya uğrar. Dünya hayatının gerçeği işte budur.


Allah insanların dünyanın bu aldatıcı yönüne kanmamaları, bu gerçeği düşünmeleri için Kuran'da çeşitli misaller vermiştir:

Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiçbir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)

Ayette bildirildiği gibi dünya üzerinde güzel olan ne varsa bir gün güzelliğini kaybedecek ve hatta yok olacaktır. Ancak bunu bilmek yeterli değildir; bu gerçek, üzerinde derin düşünülmesi gereken bir konudur. Çünkü Allah bu tür örnekleri "düşünen insanlar" için açıkladığını bildirmiştir. İnsan akıl sahibi bir varlık olarak, düşünmek, düşündüklerinden sonuç çıkarmak ve yaşamının amacını bulmakla yükümlüdür. "Düşünmek" ve "akletmek" gibi önemli vasıfları üzerinde taşımayan insanın ise hayvanlardan bir farkı kalmaz. Hayvanlar da doğarlar, büyürler, çoğalırlar, kendilerine göre bir yaşam sürerler. Ama nasıl ve neden yaratıldıklarını, bir gün öleceklerini, öldükten sonra nasıl bir hayatla karşılaşacaklarını düşünmezler. Dünyanın gerçek yüzünü görüp, hakiki amacını kavrayıp anlamaya çalışmazlar.

Elbette hayvanların böyle davranması doğaldır, çünkü onlar "akıl sahibi" olarak yaratılmamışlardır. Yaratıcı'nın varlığını kavrama, yaratılışın gayesini araştırmakla sorumlu tutulmamışlardır.

Ancak insan sorumludur; Rabbini tanımakla, O'nun kendisinden istediklerini öğrenip uygulamakla, gerçek yurdunun dünya olmadığını, dünyanın "göz açıp kapayıncaya kadar" kaybolacak bir hayat olduğunu anlamakla sorumludur. Bu gerçekleri kavrayan insanın tavrı ise, gerçek yurt olan ahirete hazırlık yapmak, yaşamını yalnızca Allah'ı hoşnut edecek yollar arıyarak geçirmek olacaktır.

UYKU HALİ VE ÖLÜM BENZERLİĞİ

Posted: by Mina Berksan in

Kuran'da uyku hali “ölüm” olarak adlandırılmakta ve bilinen “ölüm”le “uyku hali" arasında bir ayrım bildirilmemektedir. Bu da uyku sırasında yaşanan olayın, ölümle aynı sistem içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah Kuran'da uykunun niteliğini şöyle bildirmektedir:

“Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda. Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Zümer Suresi, 42)

Uykuda Gerçekleşen ve Ölümle Bu Kadar Benzeşen Olay Nedir?

Uyku, insanın ruhunun, “uyanık” olduğu sırada kullandığı bedenini bırakmasıdır. Rüya görmeye başlandığında ise bu kez yepyeni bir beden kullanılmaya başlanır ve yepyeni bir ortam algılanır. http://www.gercegibilmek.com



Aynı şekilde, ölümle birlikte de dünya ortamı ve bu ortamda kullanılan bedenle olan ilgi kesilir. Yeniden dirilişe kadar sürebilecek olan bir “uyku” döneminden sonra, ahiret ortamı ve bu ortamda kullanılacak olan bedenle yeniden yaşama başlanır. Kuran'da ölümden sonra dirilişe inanmayanların, dirildiklerinde söyledikleri sözler şöyle bildirilmektedir:



“Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”.” (Yasin Suresi, 52)

DÜNYADAKİ YAŞAM SINIRLIDIR

Posted: by Mina Berksan in

Herkesin kesin olarak bildiği gibi dünyadaki yaşam süresi sınırlıdır. Birkaç saat, bir gün, bir yıl, 30 yıl ya da 70 yıl... Ve herkes şunu da kesin olarak bilir ki sınırlı olan herşey eninde sonunda bitecektir. Bir insan 80 yıl da yaşasa, 100 yıl da yaşasa her geçen gün kaçınılmaz olan sona doğru ilerler. Bunun örneklerini istisnasız herkes kendi hayatında görmüştür. Uzun vadeli olarak yaptığınızı düşündüğünüz her plan eninde sonunda geçip gitmiştir. Şu anda geriye dönüp baktığınızda hayatınız hakkında söyleyeceğiniz ilk söz "ne kadar çabuk geçti!" olacaktır. www.maddedekimuhtesemilim.com

Örneğin liseye başlayan bir genci düşünün. Birinci sınıftayken liseyi bitirmesinin çok uzun süreceğini, bu sürenin bir türlü sona ermeyeceğini düşünür. Ancak bir gün kendini liseyi ve hatta üniversiteyi bitirmiş bulur ve birinci sınıftayken neler düşündüğünü dahi hatırlamaz. Aklında başka planlar vardır. Belki de birkaç ay sonra yapacağı evliliği planlıyordur ve o günün bir türlü gelmeyeceği kanaatindedir. Ama o gün de gelir ve ondan sonra planını yapacağı diğer günler de.

Hatta zaman o kadar hızlı geçer ki kişi bir anda kendini çocukları ve torunları olmuş yaşlı bir insan olarak bulur.
Artık dünya hayatı için belirlenen süre dolmak üzeredir. O büyük güne belki birkaç yıl, belki birkaç hafta, hatta belki de birkaç dakika kalmıştır...

Oysa dünyanın geçici bir yurt olduğunu ve asıl yurdun ahiret olacağını Allah Kuran’da insanlara açıklamıştır. Ahirette sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatının tüm detaylarını Allah tarif etmiştir. Buna rağmen insan çok kısa süren bu hayata yönelir ve nefsine fayda sağlamaya çalışır. Halbuki olayları biraz akılcı değerlendirebilen ve gerçekleri düşünen bir insan, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu görüp anlar. Ve ahirette sonsuza kadar sürecek olan hayatını eşşiz nimetlerle dolu cennette geçirmek için çalışır. Bunun tek yolu da ihlasla Allah'a yönelmektir. Kesinlikle gerçekleşecek olan sonu hiç düşünmeyip, dünya hayatının biteceği anı görmezden gelenler ise sonsuz azabı hak etmişlerdir kuşkusuz...

Allah Kuran'da Kendisi'ne kulluktan kaçınan insanların karşılaşacağı bu sonu şöyle bildirmiştir:

“Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi. Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamışlardır. (Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır mı?” (Ahkaf Suresi, 35)

İnkarcıların Şaşkınlığı

Çok kısa süren dünya hayatını tüketip de ahirete giden inkarcıların şaşkınlığı da bu şekilde olacaktır. Çok uzun süreceğini zannettikleri dünya hayatı onları aldatmıştır. Öyle ki kimi bin yıl, kimi bin yıldan da fazla hayatlarını sürdürebilecekleri gibi bir hisse kapılmışlardır. Oysa ölümlerinin ardından diriltildiklerinde, dünyada aslında çok az bir süre kaldıklarını anlayacaklardır. Bu durumu Rabbimiz Kuran'da şöyle anlatmıştır:

“Dedi ki: ‘Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?’ Dedi ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor. Dedi ki: ‘Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz’” (Müminun Suresi, 112-114)

10 yıl yaşamış bir insan da 100 yıl yaşamış bir insan da yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi dünyada en fazla bir gün kadar ömür sürdüklerini eninde sonunda fark edeceklerdir. Tıpkı rüyadan uyanan ve çok uzun bir tatil geçirdiğini zannederken yalnızca birkaç saniyenin geçtiğini fark eden insan gibi... Hatta yaşadığı ömür ona öyle kısa gelecektir ki, aşağıdaki ayette bildirildiği gibi büyük hırslarla geçirdiği ve yıllarca süren hayatının yalnızca bir saat içine sığdığına yemin dahi edecektir:

“Kıyamet saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı.” (Rum Suresi, 55)

YAKLAŞAN ÖLÜM ANI

Posted: by Mina Berksan in

Ölüm anınıza doğru bir geri sayım içinde olduğunuzun farkında mısınız? Ölümünüz de yaşamınız kadar kesin bir gerçek. Ancak çoğunlukla insanlar bu durumu görmezden gelirler. Dünya uğraşılarına öyle bir dalmışlardır ki sanki sonsuza dek yaşayacaklarmış gibi bir tutum içine girerler. Bir an için ölüm akıllarına gelse bile hemen unutmaya çalışıp, kendilerini işlerine daha çok verirler.
İnsanlar genellikle dünyevi unsurları, ölümü unutmak için bir aracı olarak kullanırlar. Bir süre sonra bu aracılar kişiyi dünyaya dalmış ve uyuşmuş bir hayatın içine sürükler. Kişi, ahireti unutmuş bir ruh hali ile içine girer ve ezbere yaşanan bir döngünün içinde yaşamaya başlar. Dünya hayatınını geçici meşgaleleri onu meşgul edip, birgün öleceğini ve Allah'a hesap vereceğini unutturacak şekilde oyalar.

Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanların bir kısmı düşünmedikleri sürece, ölümle karşılaşmayacakları gibi batıl bir inanç geliştirmişlerdir. Halk arasında ölümle ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom ağızlı" olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından yel alsın" gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir insan, Allah'ın çok büyük ayetlerinden birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesinin biraz da olsa aralanmasına vesile olmaktadır. Ancak gafleti, yaşam biçimi haline getirmiş gafil bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür gerçeklerin hatırlatılmasından çok huzursuz olurlar. Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa, ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar şiddetli olur. Bu dünyadaki gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında, kıyamet gününde ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları o derece büyük olur.

Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan bulamazsınız. Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi hayatının sahibi değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin başlatmamış oluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi ise, hayatını sona erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi olan Allah, Peygamberimiz (sav)'e vahyettiği "Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?" (Enbiya Suresi, 34) ayetiyle, bunu haber verir.

İnsanların bir kısmı, sürekli yaşadıkları hayattan şikayetçi olsalar da derin düşünmediklerinden içinde bulundukları sığ hayatın farkına varamazlar. Oysa biten her gün, her saat, her dakika Allah'ın katında vakti belli olan ölüm anına doğru bizi yaklaştırmaktadır. Bu gerçeği düşünen bir insan dünya uğraşılarıyla şuursuzca oyalanmak yerine her an ölme ihtimali olduğunu düşünerek Allah'ı razı etmeye çalışır. Ahirette kendisini bekleyen sonsuz bir hayat olduğunu ve cennete kavuşabilmek için Allah rızası için çaba harcaması gerektiğini asla unutmaz. Bir gün mutlaka Allah'ın huzurunda hesap vereceği zamanın geleceğini bilerek yaşayan insanın hayatı bu nedenle çok akılcı, kaliteli ve güzel olur. Allah sevgisi ve Allah korkusu ile yaşamanın huzuru, mütmainliği ve sonsuz cennet neşesi sürekli üzerindedir. Dünya hırslarından uzaklaşmış olmanın güzelliğini ve rahatlığını kesintisiz olarak yaşar. Dünya nimetlerinin tümü yine kendisinindir ama bunları kendisini Allah'a yaklaştıracak birer vesile olarak gördüğünden nimetin zevkini sürekli yaşar. Yaşadığı her anın hesabını Allah'a vereceğini bildiğinden, ölüm anına kadar hayatı akılcı, huzurlu, dürüst ve kaliteli olur. Fakat kuşkusuz insanın en büyük kazancı, Allah'ın rızasıdır.

Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca insanın var olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk insandan bu yana, sayısız insan yaşamıştır. Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Günümüzden önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da kesinlikle başlarına gelmiş ya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse kendini bu kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde bildirilir:

Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi, 185)

Tüm bu nedenlerle, şuurlu davranan bir insan, kendisi için belirlenmiş ölüm tarihine doğru hızla yaklaştığı gerçeğini unutmadan yaşamalıdır. Bunu düşünerek yaşamak hem onun dünyadaki sevabını arttırır hem de ahireti için kendisine güzel bir hayat hazırlamış olur. Allah'ın rızasını kazanmak için dünyada harcanan çaba, elbette ki Rabbimiz'in rahmetini ve cennetini kazanmak için büyük bir vesiledir. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir. www.imtihaninsirri.com

ÖLÜMÜN YERİ ZAMANI VE ŞEKLİ KADERDE BELİRLİDİR

Posted: by Mina Berksan in

Ölüm, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.

Buna rağmen insanların bir kısmı ölümün, Allah'ın ona sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde ölüm haberlerini okur, ardından da, "Eğer bir tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi" gibi cahilce mantıklar yürütürler. Halbuki her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri sakındırır:

Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)


Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi, insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler, yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.

Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre dolduğu zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi, kendisi için belirlenmişolan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamaz. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle haber verilir:
Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)
KADER ANLAYIŞINDAKİ ÇARPIKLIK

Özellikle ölüm konusuyla ilgili olarak, halk arasında kader hakkında pek çok yanlış kanaat vardır. "Kaderini yenmek", "kaderini değiştirmek" gibi yanlış mantıklar toplumda oldukça yaygındır. Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini kader zannedip, bunların gerçekleşmediğini görünce de kaderin belirlendiği gibi gitmediğini, değiştiğini sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da, olaylar okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır takınırlar. Bu tür çarpık ve tutarsız mantıklar, kaderin anlamının tam olarak kavranamamış olmasından kaynaklanır. http://www.zamangercegi.com/

Kader, zaman ve mekan kavramlarını yoktan var eden ve bunları tamamen kontrol ve hakimiyetinde bulunduran, zaman ve mekana tabi olmayan Allah'ın, geçmiş ve gelecekteki tüm olayları zamansızlık boyutunda tespit etmesi ve yaratmasıdır. Yaşanmış ve yaşanacak bütün olaylar zinciri, an an, detay detay Allah Katında planlanmış ve yaratılmıştır.

Zamanı Allah yaratmıştır, bu yüzden O, zamana bağımlı değildir. Allah'ın Katında herşeyin başı da, sonu da, sonsuzluk şeridindeki yeri de bellidir. Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi seyreden kişinin o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya güç ve imkanı yoksa, insanların da tabi oldukları kader üzerinde bir etkileri olamaz. İnsanlar kader üzerinde değil, kader insanlar üzerinde belirleyici ve yaptırıcı bir unsurdur. Herşeyiyle kaderin bir parçası olan insan o kaderden bağımsız bir şekilde davranamaz. Kaderin dışına çıkamaz. Bu bir video kasetteki filmde yer alan oyuncunun, kasetten dışarı sıyrılıp maddi bir boyut kazanarak videonun başına oturması ve kendi bulunduğu kasette silmeler, eklemeler, değişiklikler yapmasına benzer ki, elbette bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız bir durumdur.

Dolayısıyla, kaderi yenme, kaderin akışını değiştirme gibi bir durum söz konusu bile olamaz. Unutulmamalıdır ki, "ben kaderimi değiştirdim" diyen bir insan da, aslında kaderinde yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.

Bunu bir örnekle açıklamak istersek; bir insan günlerce komada kalabilir, yeniden yaşama dönmesi imkansız gibi gözükebilir. Fakat aynı insanın, beklenenin aksine, tekrar eski sağlığına kavuşması, onun "kaderini yendiği" ya da doktorların onun "kaderini değiştirdiği" anlamına gelmez. Bu olay, o kişinin, kaderinde kendisi için belirlenmiş süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı kaderin bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey gibi hastalanması ve tekrar iyileşmesi de Allah Katında yazılıp tespit edilmiştir. Bir ayette Allah şöyle buyurur:

... Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)

İnsanlar arasında yaygın olan bir başka yanlış kanaate göre de, 80 yaşında birinin ölümü "ecel", küçük bir çocuğun, genç bir insanın ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü "beklenmedik bir olay"dır. Bu yanlış mantıkla düşünen insanlar, ölümü kabullenip, olağan karşılayabilmek için kendi belirledikleri bazı şartların bulunmasını isterler. Bu gafil insanlara göre, uzun süren ağır bir hastalık sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir, fakat ani bir hastalık ya da kaza sonucu gelen ölüm zamansızdır. Bu yüzden, çoğu zaman ölümler isyankar bir ruh haliyle karşılanır. Ancak bu mantık, Allah'ın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edilemediğinin göstergesidir. Bu psikolojiye sahip olan herkes Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmadığı için dünya hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde yaşamaya mahkum kalacaktır.
REENKARNASYON İNANCI

Ölüm hakkında çeşitli kesimlerde yaygın olan batıl inançlardan birisi de "reenkarnasyon"dur. Öldükten sonra çeşitli kereler farklı yer ve zamanlarda ve farklı kimliklerle dirilerek yeniden dünyaya gelme şeklinde açıklanan reenkarnasyon, gerek iman etmeyenler gerekse çeşitli batıl inanışların mensupları arasında, son zamanlarda ilgi gören sapkın bir akım haline gelmiştir.

Teknik olarak hiçbir delile dayanmamasına rağmen bu tür batıl inançların taraftar toplamasının başlıca sebebi, dini inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki, öldükten sonra yok olma endişesidir. Dini inançları zayıf olan kimseler de, dünyada yaptıklarının karşılığı olarak ahirette cehennem gibi bir cezanın kendilerini beklediğini bildikleri için ya da en azından ihtimal verdikleri için öldükten sonra ahirete gitme gerçeğinden rahatsız olurlar. Her iki sınıf için de öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelmek son derece cazip bir durumdur. Bu yüzden bu işin istismarını yapan belirli kesimlerin birkaç "göz boyama" seansıyla, daha fazla delil aramadan reenkarnasyon gibi bir safsatayı seve seve benimserler.

Bu sapkın düşünceye, bazı dönemlerde Müslüman çevrelerden kendisine aydın, entellektüel, ilerici görünümü vermek isteyen bazı kişiler de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi yönü ise, bu tür kimselerin söz konusu sapkın iddialarına Kuran ayetlerinden delil getirmeye ve ayetlerin açık ve net ifadelerini, "dillerini eğip bükerek" kendi yorumlarına delil göstermeye çalışmalarıdır. Burada vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın kesinlikle Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuran'ın açık ayetleriyle tamamen çeliştiğidir.

Reenkarnasyonun Kuran'da geçtiğini iddia edenlerin delil olarak öne sürdükleri birkaç ayetten biri Mümin Suresi'nin 11. ayetidir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı ?" (Mümin Suresi, 11)

Reenkarnasyoncular bu ayette, insanın dünyada bir kere yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltilerek dünyada ikinci bir yaşama başladığını, bu suretle ruhunun gelişimini tamamladığını ve bu ikinci yaşamını takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini iddia ederler.

Oysa ayete göre insanın iki defa ölü iki defa diri hali olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü bir ölü ya da dirilik hali söz konusu değildir. Bu durumda doğal olarak akla, insanın en baştaki durumunun ölü mü ya da diri mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun cevabını ise Bakara Suresi'nin 28. ayetinde buluruz:

Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)

Ayet açıktır; insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının temeli başlangıçta, ayetlerde de bildirilen toprak, su, çamur gibi cansız maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına "bir düzen içinde şekil verip" diriltir. Birinci ölüm ve birinci diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten belli bir süre sonra insan, yaşamı sona erince tekrar öldürülür, ilk ölümünde olduğu gibi toprağa geri döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da ikinci defa ölü haline geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve son diriliş ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya hayatında ikinci bir diriliş söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi gerektirir ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü gibi ne Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi 28. ayetinden insanın dünyada birden fazla kez diriltildiği anlamı çıkmaz. Tam tersine bir kere dünyada bir kere de ahirette dirilişin olduğu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Bunun dışında, Kuran'daki pek çok ayet de insanın içinde imtihan edildiği tek bir dünya hayatı olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş olmadığı, Allah'ın buna kesin olarak izin vermeyeceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım. "Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)

Ayette, kişiye ölüm geldikten sonra yeniden dünya hayatına bir dönüş, bir telafi imkanı bulunmadığı anlatılırken inkarcıların, bunun aksine ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip oldukları da dikkat çekmektedir. Allah bunun hiçbir geçerliliği bulunmayan ve inkarcıların kendi söyledikleri bir sözden ibaret olduğunu açıkça belirtir.

Başka ayetlerde de cennettekilerin "ilk" ölümden başka bir ölüm tatmayacakları şöyle bildirilir:

Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur. (Duhan Suresi, 56-57)
Cennet ehlinin, birinci ölümleri dışında başka bir ölüm tatmayacaklarından dolayı duydukları sevinç bir başka ayette şöyle geçer:

Nasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz? Yalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar değil miymişiz? (Saffat Suresi, 58-59)

Üstteki ayetler o kadar açıktır ki, insanın yaşadığı tek bir ölüm olduğu, hiçbir tevile yer bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır. Önceki ayetlerde iki ölümden bahsedildiği halde, neden burada tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının söylendiği gibi bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı Duhan Suresi'nin 56. ayetindeki ölümü "tatma" ifadesinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira, insanın bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı, idrak ettiği ilk ve tek bir ölüm vardır; o da dünya hayatının sona erdiği an karşılaştığı ölümdür. En baştaki ölü halinden önce diri olmadığı dolayısıyla algılama ve şuur gibi özellikleri olmadığı için bu birinci ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi bir durumu elbette ki olamaz.

Kuran'ın açık ve kesin haberine rağmen, dünyada birden fazla ölme, dirilme, yeni bedenlere girme gibi olayların bulunduğunu iddia etmek Kuran'ın açık ayetlerini reddetmek anlamına gelecektir.

ÖLÜM KONUSUNDA KENDİLERİNİ KANDIRANLAR

Posted: by Mina Berksan in

İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren şeyler hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir. "Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran'da tek bir kelimeyle tanımlamıştır: "Gaflet".

Gafletin anlamı, şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette Allah şöyle buyurur:



İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)

Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü bu tarz kişilerin aklına gelmez. Oysa belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.

Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi değiştirmemelidir.

Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu gaflet perdesini yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.

Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri tanımak yararlı olabilir.
GAFLETİN NEDENLERİ


- Tefekkür ve akletme eksikliği: Bazı insanlar ciddi konular üzerinde düşünmeye pek alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından, ölümü de çok uzak görürler. Günlük sorunların, zihinlerini yeterince meşgul ettiğini düşünürler. Küçük konularla o dar zihinlerini doldurur, küçük sorunlarda boğulur ve ölüm gibi önemli konuları düşünemezler. Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu açıldığında, "Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah sıralı versin..." gibi sözlerle kendilerini avutur, konuyu en kısa zamanda, yine düşünmeden geçiştirmeye çalışırlar.

- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı edebilir. Bu durum, özellikle imana sahip olmadığı için kader, tevekkül, Allah'a teslim olma gibi kavramlara yabancı insanlar için geçerlidir. Bu gibi insanlar kendilerini bildikleri andan itibaren kendi deyimleriyle "dünyalarını kurtarmaya" bakarlar.

Bu tip insanlar sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşarlar; bunlarla oyalanmaktan ölümü düşünmeye fırsat bulamazlar Hiç ummadıkları bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşırlar. Ama artık çok geçtir. www.gaflettehlikesi.com

- Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez, hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir yanılgıya kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların birbiri ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini görsek... İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz sonun er geç kendisine de geleceğini kesin olarak fark eder. Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip gelmeyeceği endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an bile akıllarından çıkmaz.

Halbuki olayın aslı da bundan farklı değildir. Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu, yalnızca psikolojik bir yanılgıdan ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan bugün hiçbiri hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde 100 yıl sonra da şu anda yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi kalmayacaktır. Çünkü dünya bir tür durak yeridir; sürekli dolar ve boşalır.

KENDİNİ KANDIRMA YÖNTEMLERİ
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin dışında bir de insanların kendi kendilerini avutmak için kullandıkları savunma mekanizmaları vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde halinde inceleyebiliriz.

- Yaşlılık dönemine erteleme düşüncesi: Bu savunma mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve ancak ömrünün son yıllarını bu tür konulara ayırmaya karar verir. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya hazırlanmak için de yaşamından bir pay ayırmışolduğunu düşünür ve vicdanını rahatlatır.

Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli, sonuçsuz hesaplar yapmasının ne büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur. Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat etrafındaki insanların bir gün hatta belki de yarın, kendi ölümüne de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı ki, o beklediği "yaşlılık" sınırına kadar yaşasa bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir. Allah bir ayette şöyle buyurur:

Ertelemek ancak inkarda bir artıştır… (Tevbe Suresi, 37)

-"Cehennemde cezamı çeker ve çıkarım" mantığı: Toplumda oldukça yaygın olan bu görüş, gerçekte doğru bilinmemektedir. Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre Allah'ın dilemesi dışında cehennemde ceza görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde, kıyamet günü müminlerin ve inkarcıların kesin bir biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri, inkarcıların ise ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın içine sürülecekleri ve Allah dilemedikçe oradan çıkamayacakları bildirilmiştir:

Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateşasla bize değmeyecektir." De ki: "Allah Katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)

Bir diğer ayette şöyle denir:

Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)

Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar büyük acıları yaşayacağı bir yerdir. Cehennem Allah'ın "Kahhar", "Cebbar" sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki hiçbir azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç bir ortamdır. Parmağının ucu yanınca bile canı çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz bir şekilde böyle bir azabı belirli bir süre için bile olsa göze aldığını söylemesi, akletmediğinin açık bir göstergesidir. Allah'ın azabını hafife alan, sonsuz azap çekme ihtimalini rahatlıkla karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemeyen, akledemeyen bir insandır. www.cehennemcennet.com



-Ben zaten cennete gireceğim mantığı: Kendilerinin mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar vardır. Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar. Din hakkındaki bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu insanlar, gerçekte Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler. Sorulduğunda kendilerini "Müslüman" olarak tanıtabilirler. Oysa Kuran'a göre bu inanca sahip olan kişiler Allah'a birçok şeyi ortak koştukları için gerçek Müslümanlar değillerdir. Kehf Suresi'nde böyle bir insanın durumu şöyle anlatılır:

Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamışve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 32-38)

Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, "Rabbime döndürülecek olursam" ifadesiyle, Allah'a ve ahiret gününe kesin bilgiyle iman etmediğini, ve bu konuda şüphe içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin olduğu iddiasındadır ki Allah'ın kendisini cennetle ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde bu zihniyete sahip kişilerin var olduğunu görmekteyiz.

Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz bir tutum içinde olduklarını aslında için için kendileri de bilirler, fakat bu gerçek onlara hatırlatılmak istense bunu kabul etmeyip hemen kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Din ahlakını yaşamanın önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü kişilerin aslında ne kadar namussuz, ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini masum göstermeye uğraşırlar. Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediklerini, kimsenin malında, mülkünde, ailesinde gözleri olmadığını söyleyerek "iyi insan" olduklarını ispatlamaya kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini, komşuya ikramda bulunduklarını, senelerce gece gündüz çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, bundan daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar.

Samimiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip oldukları sapkın din anlayışına dayanak bulmak için birtakım bahaneler üretmeleridir. Kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları, "en büyük ibadet çalışmaktır", "mühim olan kalp temizliğidir" gibi ifadeler en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan söylemekten ibarettir:

Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz?

Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?

Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı. (Saffat Suresi, 154-157)

- Çifte standart mantıklar: İnsan, farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmişolabilir. Ölüm aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür ve bunun dehşetiyle Allah'ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın "var olabileceğine" yüzde elli ihtimal verir. Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı yakar. Öte yandan, Allah'ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali düşünür. "Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden sonra hayat yoktur" diyerek hesap verme, cehennem azabıyla karşılaşma gibi korku ve endişelerini bastırır. Her iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir nevi sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya kadar yaşamını sürdürür.

GAFLETİN SONUCU
Ölüm, insana yaşadığı sürece kendini hatırlatır. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir ve birtakım konuları tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara bakış açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini ciddi bir şekilde düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz savunma mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve gözünün önündeki gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya başlar.

İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca bir rahatlıkla beklemeleri bu perdenin kalınlığının göstergesidir. Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır.

Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah onlara azapla geçirecekleri ebedi bir hayatı, ebedi bir pişmanlığı ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği, tam ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında bizzat görürler. Çünkü, ölümün bir yokoluş olmadığını, aksine kendileri için azapla dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu anlarlar. Canlarını alan ölüm meleklerinin dehşet verici gelişi, o büyük azabın ilk habercisidir. Bu nedenle Kuran'da, ölümden sonraki yaşamı reddeden inkarcılardan söz edilirken "Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?" (Muhammed Suresi, 27) denir. Bu anda, inkarcıların ölümden önceki küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet, pişmanlık, çaresizlik ve sonsuz bir acıya bırakır. Allah Kuran'da, bu durumu şöyle haber verir:

Dediler ki: "Biz yer (toprağın için) de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbiniz'e döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmişolarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)

ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOKTUR

İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç aklına getirmek istemez. Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden bile kaçar. Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel kaçış ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten kaçınarak ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek de mümkün değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi insan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka ölüm haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer. Zaman içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine gittiğinde ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır. Başkalarının, özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür.

İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an kendi ölümüne doğru koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış yolu yoktur. Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse ölüm onu oradan karşılar. Allah'ın kanununda bir değişme olmaz. Kaderde belirlenmiş bir anda ve yerde ölüm onu yakalar. Kuran'da, Allah bu gerçeği şöyle haber verir:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)

Her nerede olursanız ölüm sizi bulur, yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)
Bu nedenle insanın yapması gereken, kendini kandırmayı ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp Allah'ın kaderinde tespit ettiği süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne zaman biteceğini de yalnız Allah bilmektedir. www.olumkiyametcehennem.com

RUHUN ÖLÜMÜ (GERÇEK ÖLÜM)

Posted: by Mina Berksan in

Nasıl öleceğinizi, ölümün nasıl bir şey olduğunu, ölürken neler olacağını hiç düşündünüz mü?
Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar arasına dönen ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır. Bu nedenle ölümün nasıl bir durum olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini bilmemize teknik olarak imkan yoktur.

Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini Kitabında bizlere bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.


Kuran'a baktığımızda ise oldukça önemli bir gerçekle karşılaşırız. Çünkü Kuran'da haber verilen ve tarif edilen ölüm, "tıbbi ölüm"den, yani diğer insanlar tarafından gözlemlenen ölümden çok farklıdır.


Öncelikle, bazı ayetlerde ölüm anında, ölecek kişi tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olaylar yaşandığı bize haber verilir. Vakıa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:

Hele can boğaza gelip dayandığında, Ki o sırada siz (sadece) bakıp, durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)



Bir başka ayette de, bu "gözlemlenemeyen olaylar"ın inkarcılar için bir zorluk anı olduğundan şöyle bahsedilir:

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor. (Tevbe Suresi, 85)



Buna karşın, müminlerin ölümü ise "güzellikle" olur:

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32)

İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkında çok önemli ve değişmez gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır. Örneğin hayatı boyunca iflah olmamışazılı bir inkarcı, dışarıdan bakıldığında, uykusu sırasında ölmüşgibi algılanabilir. Oysa o anda başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü tadmaktadır. Ya da tam tersine, acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, ayette de bildirildiği gibi bedeninden, melekler tarafından "güzellikle" ayrılır.

Kısaca, "bedenin tıbbi ölümü" ile, Kuran'da tarif edilen ölüm gerçekte çok farklı olaylardır.

İşte "tadılan" bu gerçek ölüm, az önce belirttiğimiz gibi inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse büyük bir nimet ve güzelliktir. İnkarcıların canlarının "zorluk" içinde çıktığı da Kuran'da bildirilir. Ayetlerde bu "zorluk" ayrıntılı olarak tarif edilir.

- Ölüm anında inkarcının sırtına ve yüzüne vurularak canının alınması:

Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi, 27-28)



- Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin inkarcıya ölüm anında, ebedi azaplarını müjdelemeleri:

... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde) bir görsen... (Enam Suresi, 93-94)



Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 50-51)



Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir kişinin ölümü kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki yakınları onun rahat yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü sanırlarken o, gerçekte, maddi ve manevi çok büyük bir azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri, acı vererek ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran'da, bu melekler, inkarcıların canlarını bedenlerinden, "ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar" (Naziat Suresi, 1) olarak tarif edilirler.

Başka ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi yapacak kim" denir.

Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Kıyamet Suresi, 26-28)

İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmişolduğu o büyük gerçekle yüzyüzedir. Ölümle birlikte, yaşamı boyunca işlediği büyük suçun, inkarının cezasını çekmeye başlayacaktır. Meleklerin sırtına vura vura, canını en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen sonsuz azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır.

Bunun aksine, ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve neşenin başlangıcıdır. Ruhu en derinden acıyla sökülen inkarcının aksine müminin ruhu, "yumuşacık çekip alanlar" tarafından (Naziat Suresi, 2), "güzellikle" ve "selamla" (Nahl Suresi, 32), adeta uykuda ruhun acısızca bedenden ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi alınır.

Ölümün gerçeği işte budur. Dışarıdaki insanlar, yalnızca tıbbi ölümü bilirler; hayati fonksiyonları sona ermek üzere olan bir beden görürler. Ölen kimseyi seyredenler, ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu, ne ayaklarının dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin ruhu muhatap olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların göremeyeceği bir boyutta ölen kişi tarafından bütün yönleriyle "tadılmakta"dır. Bir başka deyişle, ölüm sırasında yaşanan olay, bir "boyut değişikliği"dir.
MÜMİNİN ÖLÜMÜ:

- Kaçınılmaz olduğunu bildiği ve yaşamı süresince hazırlık yaptığı ölümle karşılaşır.

- Canını almaya gelen melekler ona selam verip, onu cennetle müjdelerler.

- Melekler güzellikle canını alırlar.

- Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır.

- Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve müminler için bir korku ve üzüntü olmadığını haber vermek ister. Ama buna izin verilmez.

İNKARCININ ÖLÜMÜ:

- Hayatı boyunca kendisinden kaçıp durduğu ölümle buluşur.

- Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur.

- Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı ve yakıcı bir azapla müjdelerler.

- Melekler, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar.

- Ruhu en derinden acıyla sökülür.

- Ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale yapılır.

- Canı o inkar içindeyken zorluk içinde çıkar.

- Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul edilmez.

-Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde Allah'tan kendisini dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği ömrünü telafi etmeyi talep eder. Ama bu isteği kabul edilmez.

Dışarıdaki insanların gördüğü "tıbbi ölüm"ün de insana ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün insan bedenini yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri kavrama fırsatı verir. Bu nedenle, gerçek ölümün ardından söz konusu tıbbi ölüme de değinmek, hepimizin bedenini bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.

BEDENİN ÖLÜMÜ

Posted: by Mina Berksan in

Dünyaya ilk kez gözlerini açan ve dünyaya gözlerini son kez yuman iki insan düşünün. Ne yeni doğan bebek doğumuna müdahale edebilmiştir, ne de ölen kişi kendi ölümüne. Sadece Allah bu güce sahiptir; dilediği zaman yaratır, dilediği zaman geri alır. Bütün insanlar belirlenen bir süreye kadar yaşayacaktır ve daha sonra ölecektir. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilmiştir:

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)

Pek çok insan ölümü düşünmek istemez, aynı zamanda günlük uğraşıları da insanı bambaşka şeyler düşünmeye sevkeder. Hangi okulda okuyacağı, hangi işte çalışacağı, ne giyeceği ve ne yiyeceği onun için daha önemlidir. Çünkü hayatın bunlardan ibaret olduğunu düşünür. Ölümden bahsedildiği zaman ise, "ağzını hayra aç" gibi anlamı olmayan ve ölümü engellemeye de gücü yetmeyen yüzeysel sözlerin arkasına saklanır. Kendisinin yaşlanınca öleceğini, en az 50-60 yıl daha yaşayacağını hesaplar; genç yaşında böyle "iç karartıcı" konularla meşgul olmak istemez. Halbuki bir saniye sonra yaşayabilme garantisi bile yoktur. Her gün gazetelerde, televizyon kanallarında ölümle ilgili haberler bolca yer almakta, yakınlarının ölümlerine tanık olmaktadır; ama bir gün kendi ölümüne de başkalarının tanıklık edeceğini, kendisini de böyle bir sonun beklediğini düşünmez.

Oysa ki ölüm insana geldiğinde, hayata dair her tür "gerçeği" yerle bir eder; geriye sizden hiçbir şey bırakmaz. Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler.

Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için.

Şu anki halinizi, gözlerinizin açılıp kapanmasını, vücudunuzun hareket etmesini, konuşabilmenizi, gülebilmenizi, yani tüm hayati fonksiyonlarınızı düşünün. Sonra da ölümün ardından ne hale geleceğinizi canlandırın gözünüzde...

Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceksiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak. Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.

Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı" diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmişolan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak.

Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son işyapılacak. Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavaşyavaşkefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamışolacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.

Cesedin parçalanmaya başlamadan önceki durumu

Ölümden sonra gözlerde meydana gelen morarmalar


Yanarak ölmüş bir insan cesedi

Mezarda böcekler tarafından yenmiş bir insan yüzü

Mezarınızı ziyaretler ilk zamanlar daha sık olmakla birlikte, sonraları yılda bir kez olacak, daha sonraları hiç olmayacak. Üstelik bu ziyaretlerden sizin haberiniz dahi olmayacak.Yıllarca kullandığınız odanız, yatağınız boş kalacak. Cenazeniz kaldırıldıktan bir süre sonra da özel eşyalarınız ihtiyacı olanlara dağıtılmak üzere evinizden yollanacak. Yakınlarınız nüfus dairesine gidip sizin öldüğünüzü ve kaydınızın bu dünyadan silinmesini söyleyecekler. İlk zamanlar belki hatırlanacaksınız, arkanızdan ağlayan birkaç kişi olacak. Ancak zamanın unutturucu etkisi ileriki yıllarda gittikçe ağır basacak. Birkaç on yıl sonra ise "koca bir ömür" sürdüğünüz dünyada sizi hatırlayan pek kimse kalmayacak. Ama bununla birlikte, öldükten sonra arkanızda bıraktığınız tüm aileniz ve tanıdıklarınız da yavaş yavaş bu dünya hayatından ayrılacağı için, hatırlanıp hatırlanmamak pek bir şey ifade etmeyecek.

Dünyada bunlar olup biterken, toprağın altındaki bedeniniz ise, hızlı bir parçalanma sürecine girecek. Toprağa konmanızdan hemen sonra böcekler ve bakteriler devreye girecek. Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek. Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağzınızdan ve burnunuzdan kanlı köpükler gelmeye başlayacak. Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacak. Bu dış değişmeyle beraber, iç oganlarda da çürüme başlayacak. En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacak ve bedenden tahammül edilemeyecek derecede pis kokular yayılacak. Bu süre içinde kafanızdan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak. Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak. Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak… Bu olay, cesediniz bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek.

Artık ölmeden önceki yaşamın bir saniyesine bile geri dönme imkanı olmayacak. Aile ile görüşme, arkadaşlarla buluşup eğlenme, en yüksek mevkiye gelme şansı da kalmayacak. Artık beden mezarda çürüyerek iskelet haline gelecek.

Kısacası kendisiyle özdeşleştiğiniz, "ben" sandığınız beden, oldukça iğrenç bir sonla yok olup gidecek. Siz, yani gerçekte bir ruh olan siz, bu bedeni çoktan terk etmiş olacaksınız, geride kalan beden ise, oldukça çarpıcı bir biçimde yok olacak.

Peki tüm bunların sebebi nedir?..

Allah dileseydi, insan vücudunu öldükten sonra bu hale getirmeyebilirdi. Ancak bunun çok büyük bir anlamı vardır.

Öncelikle insan, kendisinin aslında beden olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş geçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. Dahası insan, bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmış gibi sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden bir gün mutlaka toprağın altında çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir. Ve o gün belki de çok uzak değil, bir adım ötededir…

Anlatılan tüm bu gerçeklere rağmen, insan ruhunda sevilmeyen, istenmeyen şeyleri düşünmemek, yok kabul etmek gibi bir eğilim vardır. Bu durum özellikle ölüm söz konusu olunca iyice belirginleşir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ölüm ancak bir tanıdık kaybedildiğinde ya da birinin ölüm yıl dönümünde hatırlanır. Hemen hemen herkes ölümü kendisine uzak görür. Sanki yolda yürürken, yatakta yatarken ölenlerin kendinden farklı bir durumu mu vardır? Yoksa o "daha gençtir" de "uzun yıllar" yaşayacak mıdır? Ne var ki evinden okula gitmek için yola çıkıp, ya da önemli bir toplantıya yetişmeye çalışırken trafik kazası geçiren kişi, hiç tahmin etmediği bir zamanda beklemediği bir hastalıkla ölen biri de ölmeden önce aynı düşünceyi taşıyor olabilirler. Bir gün önce yaşarlarken, ertesi günün gazetelerinde herkesin onların ölüm haberlerini okuyacaklarını büyük bir olasılıkla akıllarına bile getirmemişlerdir.

Gariptir ki siz bu satırları okuduktan sonra bile çok kısa bir süre sonra ölebileceğinize ihtimal vermeyebilirsiniz. Daha yapılacak, bitirilecek işlerin olması belki de ölümün sizin için henüz erken ve zamansız olduğunu düşündürüyordur. Oysa bu bir kaçıştır ve Allah bu kaçışın fayda vermeyeceğini bildirmiştir:

De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp yararlandırılmazsınız." (Ahzab Suresi, 16)

İnsan bilmelidir ki bu dünyaya "yalın" bir şekilde gelmiştir ve yine "yalın" bir şekilde gidecektir. Ama doğduktan hemen sonra, ihtiyaçlarını gidermek için kendine sunulan nimetleri cahilce sıkı sıkıya sahiplenir; onları elde tutmayı hayatının en önemli amacı haline getirir. Oysa hiç kimse malını, mülkünü ya da sahip olduğu diğer şeyleri öldükten sonra yanına alamaz. Sonuçta beden, birkaç metrelik beyaz beze sarılıp defnedilir. İnsan, bu kısa dünyaya "yalın" gelir ve "yalın" gider. www.sahtedunya.com

Kendisiyle birlikte ahirete varan tek şey, Allah'a olan inancı ya da inançsızlığıdır.

TELEVİZYONDAKİ ÖLÜM HABERLERİNDE YARIN SİZİN DE İSMİNİZ GEÇEBİLİR

Posted: by Mina Berksan in

Şu an siz bu satırları okurken aklınızdan öleceğiniz geçiyor mu? Allah dilerse şu anda canınızı alabilir. Acaba ölümüme ne sebep olur diye hiç düşündünüz mü? Belki bir kalp krizi, belki tansiyonunuzun çıkması, belki de güvenli olduğunu düşündüğünüz evinizin balkonunda otururken size çarpan bir kamyon ölüm sebebiniz olabilir. Ya da aylardır televizyonlarda ve gazetelerde gündeme gelen, hergün bir çok insanın ölümüne sebep olan küçücük bir kene ısırığının sebep olmasıyla dünya hayatınız bitebilir. Allah dünya hayatını geçiciliğini ve ölümün herkesin karşılaşacağı kesin bir gerçek olduğunu bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. ( Al-i İmran Suresi, 185 )

Bugün yaşayabileceğiniz son gününüz olduğunu bilseniz nasıl davranırsınız? Son gününüzü aylardır hazırlandığınız imtihana çalışarak mı, yoksa yılllardır bir üst makama çıkmak için uğraştığınız işyerinizdeki toplantıya katılarak mı geçirirsiniz? Elbette bunların hiçbirinin artık sizin için bir değeri olmaz. Kuşkusuz tek önemli olan Allah'a nasıl hesap vereceğimizdir. Aslında bugün 'son günümüz' olmasa da, elbette hepimizin bir 'SON GÜNÜ' olacaktır. Allah kimsenin ne ölümden kaçmaya ne de ölümü ertelemeye gücü yetmeyeceğini Kuran'da şu şekilde bildirmektedir:

Hele can boğaza gelip dayandığında,

Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,

Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.

İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz,

Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize. (Vakıa Suresi, 83-87)


Allah ölümü düşünmemiz için hem kendimizde hem çevremizde hem de televizyonlarda bir çok alamet yaratmaktadır. İnsanın aciz ve sürekli Allah'a muhtaç olarak yaratılması bu alametlerin başında yer alır. Sabah temizlenmeye ve yemek yemeye mecbur olarak yataktan kalkarız. Güne hazırlanmak ve ihtiyaçlarımızı gidermek için yaklaşık iki saat harcadıktan kısa bir sonra, tam 'bitti' derken Allah acizliğimizi unutturmayacak şekilde tekrar bizi aynı şeyleri yapmaya mecbur kılar. Terlemek, tuvalete gitmek, acıkmak, yorulmak, 'sağlıklı dahi olsa' her insanın acizliğinin kanıtlarıdır. Hastalık ise bize Allah'a kul olduğumuzu hissettiren bir delildir.



Başınız mı ağrıyor? Belkide bir tümör beyninizi yiyip bitiriyor. Yoksa soluk alıp vermekte zorlanıyor musunuz? Belki de astım hastalığının etkisiyle akciğerleriniz son günlerini geçiriyordur.



Ölüm size hiç şuurunda olmadığınız bir yerden gelebilir. Mesela dışarıda arkadaşlarınızla yemek yerken, yediğiniz bir yiyeceğin alerji yapmasıyla bir anda hayatınızı kaybedebilirsiniz. Ölüm samimi olarak düşünüldüğünde, dünya hayatında elde edilmek istenen nefsi çıkarların ne kadar boş olduğu anlaşılmaktadır. İnsanın ne kadar parası, itibarı, çevresi, güvendiği akrabaları olursa olsun, öldüğünde Allah'ın huzurunda tek başına olacaktır. Geçmişte yaptıklarından sorguya çekilecektir. Eğer samimi bir Müslüman olarak yaşamış, Allah'ın emir ve yasaklarına uymuş, harama girmekten sakınmış, Allah'ın dinini yaşamak için çaba harcamışsa, sonsuz hayatını cennette yaşamayı umud edebilecektir. Fakat hayatını boş amaçlar uğrunda geçirmiş, sadece kendi istek ve tutkuları için yaşamış, hak dinden yüz çevirmiş ya da dine zarar vermeye çalışmışsa Allah cehennemle cezalandıracaktır. Allah'ın rahmetinde olan müminler sonsuza kadar cennette mutlu ve refah içinde Rabbinden gelen sınırsız nimetlerle yaşarlarken, inkar edenler ateşte yandıkça yanacak, boyunlarında ve ayaklarında demir halkalarla sonsuza kadar bitmeyen bir azap içinde cezalandırılacaklardır. Allah cehennem ehlinin durumunu Kuran'da şöyle bildirmektedir:



Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.

Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenleri görmüyor musun; nasıl da döndürülüyorlar?

Ki onlar, Kitabı ve elçilerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanladılar. Artık yakında bileceklerdir.

Boyunlarında demir-halkalar ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde sürüklenecekler;

Kaynar suyun içinde; sonra ateşte tutuşturulacaklar.

Sonra onlara denilecek: "Sizin şirk koştuklarınız nerede?"

"Allah'ın dışında (taptıklarınız)." Dediler ki: "Bizi bırakıp-kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiç bir şeye tapar değilmişiz." İşte Allah, kafirleri böyle şaşırtıp-saptırır.

İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp-azmanız ve azgınca ölçüyü taşırmanız dolayısıyladır.

İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür. ( Mü'min Suresi, 68-75)

MEDYADAN ‘ÖLÜM HABERLERİ

Posted: by Mina Berksan in

ASLA BATMAZ DENİLEN TITANIC GEMİSİNDE ÖLENLER

İngiliz White Star Line denizcilik şirketine ait lüks donanımlı Titanic yolcu gemisinin 14-15 Nisan 1912 tarihinde Atlas Okyanusunda batması neticesinde meydana gelen fâcia.



Devrinin en büyük ve lüks yolcu gemisi olanTitanicin, uzunluğu 275 m, genişliği 28 m, derinliği 29 metre, deplasmanı 60.000 tondu. Çift tabanlı tekne gövdesi 16 su geçirmez bölmeden meydana gelmişti. İçi son derece süslü olan geminin her tarafı pırıl pırıldı. Bir seferde 500 kişi alan yemek salonundan başka kabul salonları, sigara ve kahve salonları, okuma salonları, geniş karyolalı yatak odaları, asansörleri, banyoları, alaturka hamamlarına kadar her şeyi vardı. Kısacası gemi her türlü lüks ve sefâhetin işlenmesine müsaitti. Ayrıca gerek gemiyi inşâ ve idâre eden teknik kadrolar, gerekse içinde yolculuk yapan kimseler, böyle bir geminin batacağına ihtimal bile vermiyorlardı. Bu gemide yolculuk yapamayanlar ise kendilerini şanssız sayıyorlardı.

Günlerce yapılan hazırlıklardan sonra, aralarında pek çok tanınmış şahsiyetin de bulunduğu 2340 yolcusu olan Titanic, 10 Nisan 1912 tarihinde İngilterenin Southamton limanından ABDnin Newyork şehrine gitmek üzere ilk seferine çıktı. Titanic Atlas Okyanusunda süratle ilerlediği sırada civarda bulunan gemiler telsizle tehlike teşkil edecek buzdağları gördüklerini haber verdiler. Ancak Titanic

personeli bu uyarıya aldırış bile etmediler. 14-15 Nisan 1912 gecesi 22 deniz mili hızla ilerlediği sırada, KuzeyAmerikanın doğusundaki Newfoundlan Adasının 640 km açığında, 15 km boyunda ve 60 m genişliğindeki bir buz dağına çarptı. Çarpma neticesinde su geçirmez bölmelerden beş tânesi hasar gördü. Gemi 15 Nisan sabahı 02.20 sıralarında battı. Çevrede bulunan gemiler kazadan bir müddet sonra olay yerine gelebildiler. Yardımlar neticesinde ölü sayısının artması önlendiyse de 2340 yolcunun 1500den fazlası öldü.

Fâciada dikkati çeken husus çarpışmayla geminin batması arasında geçen dört saat zarfında, batmak üzere olan geminin içinde telaştan eser görülmemesiydi. Geminin büyüklüğü ve sağlamlığı sebebiyle batmasına ihtimal bile verilmediği için herkes zevk ve sefahetine devam ediyordu. Her türlü içkili eğlence ve fuhuş işleniyordu. Hattâ gemi orkestrası, son dakikaya, su, çalgıcıların dizlerine gelinceye kadar çalmaya devam etmişti.

Kendisinin günün birinde mutlaka denizde öleceğine inanan orkestra şefine arkadaşlarından biri; “Gemi batacak olsa, sen de gemide bulunsan ne yaparsın” diye sordu. Şef; “Derhal adamlarımı toplayıp çalgı çaldırırım.” diye cevap verdi. “Peki hangi havaları çaldırırsın?” sorusuna karşı ise; “O zaman en sevdiğim havalardan birini “Ben sana her zamandan daha yakınım Yâ Rabbi” havasını çaldırırım” diye cevap verdi. Titanicin ihtiyar orkestra şefi bu kazada dediğini yaptı. Vücûdunun yarısı suya batıncaya kadar; “Ben sana her zamandan daha yakınım Yâ Rabbî” havasını çaldıra çaldıra sulara gömüldü.

Titanic Fâciası üzerine 913te Londrada ilk Uluslararası Deniz Güvenliği Konferansı toplandı. Konferansın sonunda her gemide yolcuların tümüne yetecek sayıda tahliye sandalının bulundurulması, yolculuk sırasında sandalların her an kullanılabilir durumda hazır bulundurulması ve gemilerin radyo mesajlarını tâkip etmeyi 24 saat sürdürmeleri mecburiyeti getirildi. Ayrıca gemilerin Atlas Okyanusunun kuzey kesimindeki buz dağları konusunda uyarılması için Uluslararası Buzdağı Devriyesi kuruldu. Titanicin enkazı 1 Eylül 1985te Okyanusun 3950 m derinliğinde bulundu.

Titanik, 15 bin kişinin çalışması sonucunda üretilen görkemli bir yolcu gemisiydi. 55 metre yüksekliğinde ve 275 metre uzunluğuyla o ana kadar yapılmış en büyük ve en ihtişamlı gemiydi. İnsanlar, teknik donanım olarak da çok üstün biçimde inşa edildiği için, geminin ne olursa olsun batmayacağına kendilerini inandırmışlardı. Ancak buna güvenen insanlar önemli bir gerçeği unutuyorlardı: Allah'ın takdir ettiği kadere, hiçbir şekilde karşı konamazdı. Nitekim hiç umulmadık kadar küçük bir hasar, teknolojiyi safdışı bırakıp geminin kısa süre içinde batmasına sebep oldu.

Bir insan hayatında böyle bir olay yaşamış veya yaşamamış olsun, dünyadaki herşeyin geçici olduğunu ve bütün gücün Allah'a ait olduğunu asla unutmamalıdır. Çünkü insan, böyle bir olayla karşılaştığında bir daha geride bıraktığı hataları telafi şansına sahip olmayabilir. Allah ölümü, insanın karşısına hiç ummadığı bir anda çıkarabilir:

Onlar, göklerin ve yerin 'bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete' (melekût) Allah'ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar? (Araf Suresi, 185)


ADOLF HITLER (1889-1945)


Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Almanların yoğunlukta olduğu Yukarı Avusturya'nın Braunau kasabasında doğdu. Avusturya vatandaşı idi.



1925 Şubat'ında Nazi Partisi olan, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin yönetimini ele geçirmesinin ardından Parlamentoya 1930'da 107 milletvekiliyle geldi.



1933'te Hitler devlet başkanı Hindenburg tarafından başbakanlığa getirildi. Hindenburg'un 1934'te ölümü üzerine Hitler Almanya'nın tek lideri oldu. 1938'de Avusturya'yı, 1939'da Çekoslovakya'yı Almanya topraklarına dahil etti. İtalya ile Almanya arasında bir anlaşma yapılmasını sağlayarak 1939'un sonlarına doğru Polonya'ya saldırdı. Dünya devletleri için Hitler'in Polonya'ya saldırması, 2. Dünya Savaşını başlattı. Ardından Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve son olarak Fransa’yı işgal etti.

Ülkedeki bütün aksaklıklarin nedeni olarak Yahudileri ve çingeneler gibi bazı azınlikları gösteriyor, Alman ırkinın üstün ırk oldugunu söylüyordu. Bütün bir Alman halkini da bunlara inandirmayi basardi ve tarihin en büyük soykırım faaliyetine giristi. Bütün Yahudileri toplama kamplarinda topladı. Çalışabilecek durumda olanlar ayrildiktan sonra diğerleri gaz odalarinda öldürülüp, fırınlarda yakıldılar. (Bu faaliyetler sadece Almanya'da değil, daha sonra işgal edilen bütün ülkelerde de gerçekleştirildi. Bu sekilde tüm Avrupa'da yaklasik olarak 5.5 milyon Yahudi ve yarim milyon çingene öldürüldü.) Alman ırkını iyilestirmek adina, binlerce zihinsel engelli insan da hastanelerde, verilen gizli emirlerle öldürülmüstür.

Hitler’in ölümsüzlük hissi saplantısı vardı. Bu fikre, ondan önce doğan kardeşlerinin ölmüş olması yüzünden kapılmış olabilir. Diğerleri ölürken kendisinin hayatta kalmasının, özel olduğu hissini uyandırmış olabileceği düşünülmektedir. Kendisini ilahi koruma altında görmesini sağlayan dayanaklardan biri de I. Dünya Savaşı'nda cephedeyken içinden bir sesin yerinden kalkıp başka bir yere gitmesini söylemesidir. Bu içsel sesten sonra bir bombanın terk ettiği cepheye düşmesi ve oradaki arkadaşlarının ölmesi inandığı düşünceyi saplantılı hale getirmesine sebep olmuştur. Walter C.Langer Hitler'in Psikopatolojisi s.194

30 Nisan 1945’de Sovyet güçleri iyice içerilere girip artık sokak sokak Hükümet Başkanlığı’na yaklaştığında, Hitler bulunduğu başmerkezde (Führerbunker) aynı anda siyanür hapı içip, önce karısı Eva Braun'u sonrada kendisini bir silahla vurarak intihar etmiştir. Cesetleri kendi isteğiyle, yardımcıları tarafından bir bomba kraterine konularak benzinle yakılmıştır.

BENITO MUSSOLINI (1883-1945)



II. Dünya Savaşı sırasında İtalya'nın başbakanı olan Mussolini, Adolf Hitler ile birlikte faşizmin en önemli uygulayıcılarından biri olarak görülmektedir. Mussolini 20. yüzyılın ilk yarısını kana bulamış, insanlık tarihinin en acımasız katliamlarını kitle imha silahlarıyla gerçekleştirmiştir. Siyasete atıldığı ilk yıllarda sosyalizmi benimsemesine rağmen daha sonra faşist olan Mussolini, Etiyopya ve Yugoslavya'da üçyüzbinin üzerinde insanı katletmiştir. 27-nisan 1945'te Mussolini İsviçre'ye kaçmaya çalışırken İtalyan komünistlerce yakalandı.


Mussolini ve sevgilisi önce halk tarafından linç edildiler, sonra Milan'da ayaklarından meydana asıldılar. Cesetleri günlerce ibret olarak sergilendi .

JOSEF STALİN (1879 - 1953)

1922'den, 1953 yılındaki ölümüne kadar Sovyet Rusya'nın liderliğini ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin liderliği anlamına gelen Genel Sekreterliğini yapmıştır. Lenin'in 1924'deki ölümünün ardından Komünist Parti'nin başına dünyanın en kanlı diktatörü sayılan Stalin geçti. Stalin 30 yıl süren iktidarı boyunca adeta komünizmin ne denli acımasız olduğunu ispatlarcasına katliamlar ve işkenceler dolu bir döneme imza attı. Stalin'in ilk önemli icraatı Rusya nüfusunun %80'ini oluşturan köylülerin tarlalarına devlet adına el koymak oldu. Kollektivizasyon adı verilen ve özel mülkiyeti yok etmeye yönelik bu politika gereği Rus köylülerinin bütün mahsulü silahlı görevliler tarafından toplandı. Bunun sonucunda korkunç bir açlık başgösterdi. Yiyecek hiçbir şey bulamayan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlı açlıktan kıvranarak yaşamını yitirdi. Kazakistan nüfusunun %20'si açlıktan öldü. Kafkasya'daki ölü sayısı ise bir milyondu.

Stalin bu politikasına direnmeye çalışan yüzbinlerce insanı ise Sibirya'nın korkunç çalışma kamplarına yolladı. Tutsakların çok ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldıkları bu kamplar bu insanların bir çoğuna mezar oldu. Öte yandan onbinlerce insan Stalin'in gizli polisleri tarafından idam edildi. Aralarında Kırım ve Türkistan Türklerinin de bulunduğu milyonlarca kişi Rusya'nın ücra köşelerine zorla göç ettirildi. Stalin tüm bu kanlı politikalarının sonucunda yaklaşık 20 milyon insanı katletti ve 5 Mart 1953 de öldü. Ölüm sebebi üzerinde zehirlendiğine yönelik değişik spekülasyonlar yapıldı.

VLADIMIR ILIÇ LENIN (1870-1924)

Rusya İmparatorluğu zamanında adı Simbirsk olan Ulyanovsk'ta doğan Lenin, yaşamının ilk yıllarında iki trajedi ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan birincisi 1886 yılında babasının beyin kanamasından ölümü, ikincisi de Mayıs 1887'de ağabeyi Aleksandr İlyiç Ulyanov'un Rus çarı III. Aleksandr'ın hayatına kasteden bir bombalama eylemine katılması nedeniyle asılmasıdır. Aleksandr tutuklandığı sırada yanında bulunan kızkardeşi Anna, Karzan yakınlarındaki küçük Kokuchkino kasabasına sürülmüştür. Resmî Sovyet biyografilerinde, eylemlerinin temelinin bu olaylarda yattığı söylenir.

7 Kasım 1917'de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçiresinin ardından Lenin, 1917'de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi.Lenin zamanında tüm Rusya'da 5 milyon insanın ölümüne neden olan bir kıtlık yaşanmıştır.Lenin uyguladığı tüm bu zulümle birlikte, komünist vahşetin ilk büyük örneğini sergiledi. Onu izleyen Stalin veya Mao gibi komünist diktatörler, başlattığı vahşeti daha da büyüteceklerdi.

Lenin'in sonu ise oldukça anlamlıydı. 1922 yılından itibaren giderek yoğunlaşan bir hastalık Lenin'i yavaş yavaş felç etmeye başladı. 1923 yılının çoğunu tekerlekli sandalyede ve büyük acılar veren baş ağrılarıyla boğuşarak geçirdi. Mart 1923'de bir tür kriz geçirdi ve bu tarihten sonra düzgün konuşma yeteneğini yitirdi. Hayatının son aylarında, Lenin'i görenler dehşete kapılıyorlardı; çünkü yüzü korkunç bir ifadeye bürünmüştü ve yarı deli durumdaydı. 21 Ocak 1924'te bir beyin kanaması sonucunda öldü.


Bolşevikler Lenin'i mumyaladılar ve çok değerli saydıkları beynini özel bir koruma altına aldılar. Moskova'daki Kızıl Meydan'da eski Yunan tapınaklarını andıran bir anıt mezara konan cesedi, uzun kuyruklar oluşturan kalabalıklar tarafından ziyaret edildi. Ziyaretçiler, cesede korkuyla bakıyorlardı.



PROF. WALTON’IN ÖLÜMÜNE GÖZLE GÖRÜLEMEYEN BİR BAKTERİ NEDEN OLDU

Geçen yıl karın ağrısı, yüksek ateş ve vücudunun çeşitli yerlerinde oluşan kabarcıklar sonucu Cheltenham’da hastaneye kaldırılan Prof. David Walton’un 24 saat içinde gerçekleşen ölümüne, “streptococcus pyogenes” adlı et yiyen bakterinin yol açtığı ortaya çıkarıldı. Doktorlar, çok ender rastlanan bu hastalığın tanısını koymakta zorlanmış ve bakterinin hızla yayılması sonucu Walton bir anda gözlerinin önünde ölmüştür. Et yiyen bakteri, İngiltere Merkez Bankası Komisyonu üyesi Walton’un eline bir kıymıkla girdi. Bakteri, 12 saatte kollarına, sırtına ve böbreklerine yayıldı. 24 saat sonra profesörü iç kanamadan öldürdü. (Flesh-eating bug killed top economist in 24 hours)

PROF.DAVID WALTON


İnsanların hastalanmaları için vücutlarına dışarıdan virüs veya bakterinin girmesine gerek yoktur. Bazı durumlarda insanların kendi hücreleri de ölümcül hastalıklara neden olabilir. Örneğin anormal hücrelerin kontrolsüz çoğalması ve yayılması olarak tanımlanan kanserden ölen ünlüler, devlet adamları, küçük çocuklar ve daha pek çok insan vardır.

HEATH LEDGER (1979- 2008)
Heathcliff Andrew Ledger, Akademi Ödülü kazanmış Avustralyalı televizyon ve sinema filmi oyuncusu.2005 tarihli Brokeback Dağı filmindeki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu dalında Avustralya Film Enstitüsü ve New York Film Eleştirmenleri Birliği Ödülleri’nde ödül kazandı, BAFTA ve Akademi Ödülleri’nde aday oldu.

Ledger, 28 yaşında, 22 Ocak 2008 tarihinde, Manhattan'daki evinde, reçeteli ilaçları yanlış kullanması yüzünden öldü. Ledger'ın son filmi, Tony rolünü oynadığı fakat ölümü yüzünden çekimlerini tamamlayamadığı The Imaginarium of Doctor Parnassus oldu.




Avustralya Başbakanı Kevin Rudd "Heath Ledger'ın ölümünü öğrendiğimde çok büyük bir üzüntü duydum... Zamanımızın en iyi aktörlerinden birini genç yaşında kaybetmek hepimiz için trajikti" dedi."



Ledger'ın ölümüne Hollywood yıldızları da tepki verdi. Oscar ödüllü oyuncu-yönetmen Mel Gibson, "Ondan çok umutluydum. Daha yeni atağa geçmişti. Bu kadar genç yaşta hayatını kaybetmesi trajik bir kayıp." dedi.



Ledger için Los Angeles şehrinde özel bir tören yapıldı. Ardından ailesi, onun cenazesini doğduğu yer olan Perth'e götürdü ve Penrhos Koleji'ne götürüldükten sonra, yaklaşık 500 kişinin katıldığı bir tören ile Framentle Mezarlığı'nda yakıldı.

AALİYAH ( 1979- 2001)



Günün birinde Whitney Houston ve Diana Ross kadar ünlü olacağı yolunda tahminler yapılan ve müzik dünyasında hızla yükselen Aaliyah, Bahamalar'daki Abaco Adası’ndan havalanan çift motorlu Cessna tipi uçağın, kalkıştan hemen sonra düşmesi sonucu yaşamını yitirdi.

JAMES DEAN (1931-1955)



1955 ve 1956 yıllarında rol aldığı sadece 3 filmle, bir efsane haline gelen James Dean, gençlerin idolü oldu. Dönemin asi genç imajının oluşmasında büyük rol oynadı. Porsche otomobili ile yaptığı kaza sonucunda hayata veda etmişti. Daha kariyerinin başlangıcında olmasına rağmen bir efsaneye dönüşmüş ve birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştu.

JOKEYİN BEKLENMEDİK ÖLÜMÜ


Güney Koreli jokey Kim Hyung-Chil, bir kaza sonucu hayatını kaybetti.

15. Asya Oyunları'nda maneje çıkan Güney Koreli jokey Kim Hyung-Chil, kaza sonucu hayatını kaybetti. Aşırı yağış nedeniyle çamura dönen ve yer yer su birikintilerinin olduğu manejde mücadele eden Güney Koreli jokey, 1.5 metre yüksekliğindeki 8 numaralı engelde atın üstünden düştü. Engeli aşamayan yarış atı, talihsiz jokeyin üzerine devrilirken, Kim Hyung-Chil hastaneye kaldırıldıktan sonra hayatını kaybetti. 47 yaşındaki jokeyin kafa ve göğüs bölgesinde travmalar oluştuğu, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı açıklandı.

İNGİLTERE PRENSESİ DIANA, 1961- 1997



Birçok kişiye göre İngiltere’nin en çok sevilen kadını, İngiliz Halkının gönlündeki kraliçeydi. Göz kamaştıran kıyafetler, lüks yatlar ve saraylar içinde, peri masallarında yaşanan ulaşılmaz bir masal dünyasının kahramanı Diana, 1997 yılında Paris'te, sabaha karşı bir tünelde geçirdiği trafik kazası sonucu öldü.




Paris'teki kazada ölen Prenses Diana, milyonların gözyaşları arasında düzenlenen görkemli bir törenle uğurlandı.



BREZİLYALI GENÇ MODELİN İLGİNÇ ÖLÜMÜ



Uluslararası bir güzellik yarışmasında 2008 yılında Brezilya’yı temsil eden 20 yaşındaki manken Mariana Bridi da Costa’nın geçirdiği ciddi bir enfeksiyon sonucu elleri ve ayakları kesildi.



30 Aralık’ta rahatsızlanan Bridi’ye doktorlar ilk olarak böbrek taşı teşhisi koydu. Ancak rahatsızlığının daha da ilerlemesi üzerine yeniden hastaneye başvuran Bridi’ye yapılan tahliller, genç mankenin ciddi bir idrar yolları enfeksiyonuna yakalandığını ortaya çıkardı.

“Pseudomonas aeroginosa” isimli bakterinin yol açtığı ve ölümcül olabilen hastalık yüzünden Bridi’nin el ve ayaklarında kan zehirlenmesi olduğu belirlendi. Doktorlar, enfeksiyonun daha fazla yayılmasını önlemek için Bridi’nin el ve ayaklarını kesmek zorunda kaldı. Enfeksiyonun tedavisi sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar sonucunda da genç model hayata veda etti.

JIMI HENDRIX 1942-1970



 
Jimi Hendrix, birçoklarına göre gelmiş geçmiş en büyük gitarist, bugüne kadar yaşamış en büyük gitar ustası olarak tanımlanır. Turneden turneye koşan, bir dakikasının bile boş olması yapımcıların ve kayıtçıların işine gelmeyen, tek bir gösteriden yüzbinlerce dolar kazanan, milyonların hayranı olduğu, Jimi Hendrix, Londra'da, 18 Eylül 1970’de 28 yaşında uykusunda kusarak boğuldu ve öldü. Cenazesini getirme çalışmaları çok masraf tuttuğundan babası Jimi Hendrix için cenaze fonu oluşturmak zorunda kaldı.
JOHN LENNON (1940- 1980)

İnsanların “müzik tarihindeki en büyük efsanelerden biri” olarak gördüğü ve ölümsüz olduğunu düşündükleri John Lennon kariyerinin zirvesindeyken , akli dengesi yerinde olmayan Mark David Chapman adında bir Beatles hayranı tarafından 8 aralık 1980'de New York’ taki dairesinin önünde öldürüldü. Lennon vurulduğu anda yanına yaklaşan polis memuru aldığı yaranın bilincini etkileyip etkilemediğini kontrol etmek için adını sorduğunda ben John Lennon, Beatles'in John Lennon'u yanıtını verdi.




MARILYN MONROE (1926- 1962)


Sinema oyuncusu, şarkıcı ve model. 20. yüzyılın en ünlü sinema yıldızlarından ve pop ikonlarından biriydi.

Yıllarca küçük rollerde kendini gösterdikten sonra komedideki yeteneği ve ekrandaki görünüşü 1950'lerde ve 1960'lı yılların başında en popüler film yıldızlarından biri olmasını sağladı. Kariyerinin sonlarına doğru başarısının ölçüsüyle ciddi rollerde de çalıştı ve eşi görülmemiş popüler bir ilgi nesnesi haline gelip, kazandığı bu şöhret ile zamanının diğer yıldızlarını geride bıraktı. Oysa ki, halkın gözündeki mutlu imajının aksine, özel hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları ve güvensizlikleri zaten var olan problemlerini daha da derinleştirdi. Özellikle 1950'li yılların sonuyla 1960'lı yılların başından itibaren yaşadığı çeşitli sağlık sorunları ve kişisel problemleri kariyerine de yansımış ve Monroe'nun çalışması zor ve dengesiz biri olarak kötü ün yapmasına sebep olmuştur. Yine de ölümününden itibaren ünü gitgide artarak tüm zamanların en önemli kültürel figürü ve ikonlarından biri olmuş, sık sık diğer ünlüler tarafından taklit edilmiştir. 1962 yılında Brentwood’daki evinde ölü bulunmuştur. Ölümü resmi olarak aşırı dozda uyku hapından kaynaklanan muhtemel intihar olarak geçse de ölüm sebebi üzerine pek çok spekülasyon yapılmış, komplo teorileri oluşturulmuştur.



ELVIS PRESLEY (1935-1977)


Tuvalette ölen bir çok insan olsa da, en meşhurları hiç şüphesiz Elvis Presley'dir. Rock'n Roll kralı Presley, banyosunda kusarken hayatını kaybetmişti. Doktorlar yaptıkları incelemede ölüm nedeninin aşırı kilo ve ilaç kullanımına bağlı kalp krizi olduğunu tespit etmişlerdi.

JOHN ERIC HEXUM



Ülkemizde 1980'li yıllarda gösterilen Zamanda Yolculuk adlı dizinin başrol oyuncusu Hexum, 1984 yılında henüz 27 yaşındayken inanılmaz bir kaza sonucu öldü. Cover adlı dizinin setinde çekime ara verildiği sırada bir sahnede kullanılan tabancayı alıp şakağına dayadı. Silah boştu ama geri tepti ve kafatasında kırıklar meydana geldi. Bu da aktörün beyninde hasara yol açtı. Aktör kurtarılamadı.

BRANDON LEE


Kendisi de genç yaşta hayata veda eden aktör Bruce Lee'nin oğlu Brando Lee, 1993 yılında The Crow adlı filmin çekimi sırasında aslında boş olması gereken ama yanlışlıkla doldurulmuş olan bir silahla vurularak öldü. Olay meydana geldiğinde çekimlerin bitmesine 8 gün, Lee'nin evlenmesine de 2 hafta kalmıştı.

TENNESSEE WILLIAMS



Sinemaya da uyarlanan Arzu Tramvayı, Kızgın Damdaki Kedi gibi eserleriyle tanınan ünlü oyun yazarı Tennessee Williams'ın ölümü de akla hayale gelmeyecek biçimde oldu. Williams, 1983'te New York'ta bir otel odasında burun damlası sıkıyordu. Spreyin kapağı yanlışlıkla ünlü yazarın boğazına kaçtı ve Willimas son nefesini verdi. Yazarın intihar ettiği iddiaları olsa da resmi kayıtlara bu trajik ölüm geçti.
STEVE IRWIN

Yaptığı doğa belgeselleriyle tanınan "timsah avcısı" Steve Irwin yine bir belgesel çekimi sırasına, bir vatozun göğsüne indirdiği ölümcül darbe sonucu hayata veda etti.

JIM FIXX

Fixx, 1977 yılında yayınlanan Complete Book of Running adlı kitabıyla ABD'de bir koşu çılgınlığı başlatmıştı. Fixx, 1984 yılında koşu sırasında kalp krizi geçirerek öldü.

VIC MORROW


Morrow çekimde ölen aktörlerden. Ükemizde Alacakaranlık Kuşağı adıyla gösterilen gerilim dizisinin sinema uyarlamasının çekimleri sırasında korkunç bir kaza geçidi. Helikopter pervanesinin kafasına çarpması sonucu öldü.
ATLANTİK YUTTU!

New York'tan Cenevre'ye giden Swissair uçağı Atlantik'e düştü: 229 ölü FBI kazayı araştıracak

Son yılların en korkunç uçak kazalarından biri Atlantik Okyanusu üzerinde meydana geldi. Swissair'in SR 111 sefer sayılı MD 11 tipi yolcu uçağı içindeki 229 yolcu ve mürettebatla Kanada yakınlarında Atlantik okyanusuna düştü. ABD Başkanı Bill Clinton FBİ'ın uçak kazasını araştıracağını söyledi. Swissair uçağının düştüğünü Kuzey İrlanda'ya giderken öğrenen Clinton bunun bir sabotaj olduğunu sanmadığını ama yine de ABD'nin Kanada'yı her açıdan destekleyeceğini ve gerçekleri ortaya çıkarmalarına yardım edeceğini ifade etti.
Yakıt boşalttı

Cenevre'ye gitmek üzere New York'un John F. Kennedy Uluslararası Havaalanından saat Türkiye saatiyle dün sabah 03.17'de havalanan Swissair'e ait MD - 11 tipi uçak, Kanada'daki Novia Scotia yakınlarında 4.20'de okyanusa düştü. Uçağın havalandıktan yaklaşık 40 dakika sonra pilot kabininde nedeni anlaşılamayan bir yangın çıktı. Pilotun, Kanada'nın uluslararası havalimanı olan Halifax kontrol kulesiyle yaptığı son konuşmada, pilot kabininde duman olduğunu bildirdiği ve mecburi iniş izni istediği kaydedildi. Bu konuşmanın ardından pilot, uçağın yakıtını boşaltıp alçalmaya başladı. Ancak yine bu konuşmadan sonra uçakla bağlantı kesildi. Uçak Halifax'a 64 km. kala okyanusa çakıldı. Blandford kasabasında oturan bazı kişilerin gök gürültüsünü andıran bir ses duydukları belirtildi. Uçakta bulunan 14'ü mürettebat 229 kişiden kurtulan olmadı.


FARAH FAWCETT ÖLDÜ


Santa Monica Hastanesi’nde yaklaşık üç yıldır tedavi gören Farah Fawcett, yaşamını yitirdi. ‘Charlie'nin Melekleri’ adlı dizideki rolüyle milyonlarca kişinin gönlünde taht kuran Amerikalı oyuncu Farrah Fawcett, ölüm döşeğindeyken hastalığa karşı verdiği mücadeleyi belgesel dönüştürmesiyle sanat çevrelerinin dikkatini üstüne çekmeyi başardı.

Fawcett'in, ‘Farrah'ın Hikayesi’ adını verdiği 90 dakikalık belgesel, sanatçının kendisi tarafından ‘Bir ölü hakkında yazılan kısa biyografi’ şeklinde hazırlandı. Belgesel, aktrisin kanserle 3 yıldır devam eden mücadelesinde inişli çıkışlı zamanlarını, yataktan çıkamadığı son haftalarını, ağır ilaç tedavisini ve oğlunu dahi tanıyamayacak hale geldiğini gözler önüne seriyor.

3 yıldır kolon kanseri tedavisi gören Fawcett, 70'li yılların başlarında tanınmayan bir oyuncu ve manken iken 1976'da bir ajans tarafından çekilip poster yapılan fotoğrafıyla tanındı. Fotoğraf 12 milyon satarken, aynı zamanda “aslan saç” olarak adlandırılacak olan saç modeli dünyanın dört bir tarafında kadınlar tarafından taklit edildi.

Charlie'nin Melekleri'ndeki rolüyle iyice ünlenen Farah Fawcett, 116 bölümlük dizinin aslında sadece 29'unda oynadı. ve şansını sinemada, Hollywood'da denemek istediyse de beklediği başarıyı elde edemedi.2000'de bir komedide Richard Gere ile yeniden kamera karşısına geçen Fawcett, daha sonra kendisini anlatan bir dizide yer aldı. Kanser haberi ise 2006'da geldi. Kemoterapi gören yıldız 2007'de kanseri yendiğini açıklamıştı.

                                                                MICHAEL JACKSON ÖLDÜ

Amerika'da müzik dünyası şokta! Solunum yetmezliği nedeniyle Los Angeles'te bulunan özel bir klinikte tedavi altında tutulan ünlü popstar Michael Jackson öldü. Evinde aniden rahatsızlanarak yere düşen Michael Jackson, hastaneye kaldırılmış ama kurtarılamamıştı. Ailesi ve yakınları hastaneye akın ederken, ünlü pop starın ölüm haberi hayranlarını gözyaşlarına boğdu.


SON FOTOĞRAFI

Popun kralı Michael Jackson'ın avukatı ünlü şarkıcının Londra'da vereceği konserlerin yoğun programı için formuna kavuşmak amacıyla bazı ilaçlar aldığını ve bu ilaçlar nedeniyle ölmüş olabileceğini iddia etti. Kariyeri boyunca yaklaşık 750 milyon albüm satan ve 13 kez Grammy ödülü alan Jackson tüm zamanların en başarılı şov yıldızlarından biri olarak kabul ediliyordu.

SONUÇ:

Kuran'da haber verilen gerçekleri bilerek, dünya hayatının geçici nimetlerini elde etmek için hırsa kapılmak, bunların sıkıntısını yaşamak büyük bir yanılgı olur. Dünya nimetleri, Rabbimiz'in kullarına bir lütfudur. Bu gerçeği takdir edip, tüm bunları Allah'ın rızasını kazanabilmek için bir yol olarak gören kimseleri Rabbimiz, hem dünyada hem de ahirette "güzel bir hayat" ile müjdelemiştir.Aksi takdirde dünyada da ahirette de azapla karşılaşır. Zengin olur, ama mutlu olamaz. Güzel olur, ama güzelliği başına belalar getirir. Ünlü olur, ama bir gün yalnız kalır ve masal kahramanı gibi yaşamış bir insanın görkemli yaşamı, hiç de beklemediği bir anda sona erebilir.



Etraflarındaki pek çok şey bu insanlara sürekli ölümü hatırlattığı halde tüm bunları anlamazlıktan gelirler. Oysa ölüm her insanın bir adım ilerisindedir. İnsan bir an "yaşıyorum" derken göz açıp kapama vakti kadar kısa bir süre sonra karşısında canını almak üzere gelmiş ölüm meleklerini bulabilir. İnsanın etrafında her an gelişen ölüm olayları, yakınlarının yavaş yavaş dünyadan ayrılması, ölümden kimsenin kaçamadığının açık bir delilidir. Genç, yaşlı, zengin, fakir, güzel, çirkin, ünlü, ünsüz demeden ölümün insanı her zaman ve her yerde bulduğunu bilmek ise, insanın bu dünyaya bağlanmamasını ve asıl olarak ölümden sonraki sonsuz yurda hazırlık yapması gerektiğini anlamasını sağlamalıdır.

İman eden insanlar, ölüm gerçeğini samimi olarak düşünerek, pişmanlığın ve tevbenin fayda etmeyeceği hesap günü gelmeden önce Allah'ın razı olacağı bir insan olmak için daimi bir gayret göstermelidirler. www.yasaminamaci.com